İttihat ve Terakki Cemiyeti Nasıl Kuruldu?

İttihat ve Terakki Cemiyeti, Türkiye'de herkesin hakkında bir şeyler bildiğini düşündüğü ama aslında pek bir şey bilmediği birçok şeyden sadece bir tanesidir. Okullardaki tarih derslerinde pek detaylı değinilmeyen, değinildiği kısımların da pek iç açıcı olduğunu söyleyemeyeceğimiz İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin, günümüz Türkiye'sinde hiçbir fraksiyon tarafından tam anlamıyla sahiplenilmediği de öteden beri aşikârdır. Bu durumun birçok sebebi olsa da, en açık sebebi tarihin kazananlar tarafından yazıldığı bir dünyada İttihat ve Terakki önderliğinde girilen Birinci Dünya Savaşı'nın Osmanlı İmparatorluğu ve Türkler açısından facia ile sonuçlanmasıdır.

İttihad-ı Osmanî Cemiyeti

Günümüz Türkçe'si ile Birlik (İttihat) ve İlerleme (Terakki) Partisi olarak ifade edebileceğimiz İttihat ve Terakki Cemiyeti, birçok kişinin düşündüğünün aksine, Enver, Talat ve Cemal Paşalar tarafından kurulmamıştır. 2 Haziran 1889'da, Hikmet Emin, Abdullah Cevdet, İshak Sükûti, İbrahim Ethem ve Mehmet Reşit adlı 5 tıp öğrencisi tarafından İttihad-ı Osmanî Cemiyeti adı altında Gülhane Parkı'ndaki Askeri Tıbbiye Mektebi'nde kurulan bir gizli örgüt olan İttihat ve Terakki, Sultan Hamid'in (II. Abdülhamid) Devlet-i Aliyye'nin kötü gidişatındaki en önemli faktör olduğunu halka anlatmak, vatanı ve milleti bulunduğu kötü durumdan kurtarmak amacı ile kurulmuştur. 1893 yılında din adamlarından üyesi olan, hatta tekkelerde dahi şubesi olan cemiyet, 1893 yılında 900'den fazla üyeye ulaşmış ve jurnallemenin  (ispiyonlamak) ibadet olduğu bir dönemde gizli bir örgüte göre hızlı sayılabilecek biçimde büyümüştür. 

1895 yılında Ermenilerin Babiali'ye baskın teşebbüsünde bulunması ve devamında Trabzon'da ayaklanmaları, Avrupalıların duruma müdahele etmesinden korkan cemiyet üyelerini eyleme geçmek için hızlandırmıştır. İlk olarak Sultan Hamid'in istibdat (despotizm) dönemine son verip, meşrutiyeti geri getirmeyi amaçlayan cemiyet, Mizan Gazetesi'nin yayıncısı olan ve genç dimağlar arasında sevilen ve saygı duyulan bir figür olan Dağıstan doğumlu Düyûn-ı Umûmiye komiserliği görevini yürüten Murat Bey'i (Mizancı Murat) kendilerine lider olarak belirlemiştir. Cemiyet üyeleri, Murat Bey'e Sultan Hamid'i indirmek ve istibdat dönemine son vererek meşrutiyeti geri getirmek için eyleme geçmeyi önermiştir. Ancak Murat Bey, 1860'lı yıllarda Çarlık Rusya'sındaki Nihilizm akımının uğramış olduğu başarısızlığı örnek olarak öne sürmüş, ayrıca Sultan Hamid'e karşı başlatılacak bir ayaklanmanın Rus Donanması'nın İstanbul'a gelişiyle sonlanacağını belirtmiş, dolayısıyla da ayaklanma fikrine karşı çıkmıştır. Murat Bey, Kâmil Paşa ve Said Paşa ile iletişimde bulunmuş, Said Paşa ile yapılması gerekenler konusunda mütabakata varmışlardır. Said Paşa'nın sadrazam olması ile birlikte, Sultan Hamid, Said Paşa'ya kendi Bakanlar Kurulunu seçme hakkını vermiştir, fakat, Sultan II. Abdülhamid, Said Paşa'ya vermiş olduğu Bakanlar Kurulunu atama hakkını kısa bir süre içerisinde geri almış, Said Paşa ise bu duruma tepki gösterememiştir. Bu olayın sonucunda Murat Bey ve İttihatçılar hayal kırıklığına uğramış, Said Paşa'nın hükümetinde de herhangi bir iyileşme olmayacağını düşünmeye başlamışlardır.

İttihat ve Terakki Cemiyeti Nasıl Kuruldu - Sultan II. Abdülhamid

Bu dönemde Murat Bey ülkeden ayrılmaya karar vermiş olsa da, Sultan Hamid'in kendisini Yıldız Sarayı'na fikirlerini dinlemek için çağırması, kendisinin yeni bir ümit beslemesine sebep olmuştur. Sultan Hamid, İttihat ve Terakki lideri olduğunu bildiği Murat Bey ile olan görüşmesinde, kendisinin Kanun'ı Esasi taraftarı olduğunu, meclisi aslında Bakanlar Kurulunun tavsiyesiyle lağvettiğini, Mithat ve Said Paşa tarafından kandırıldığını, hiçbir zaman iyi bir sadrazam bulamadığını söyleyerek, Murat Bey'in kendisi hakkında saf ve temiz bir insan olduğunu düşünmesini sağlamıştır. Murat Bey, bu görüşmede Sultan Hamid'in sorduğu her soruya açık söz ile cevap vermiş ve görüşme sonunda Sultan Hamid tarafından büyük övgüler işitmiştir. Sultan Hamid, Murat Bey'e bu görüşmeden çok memnun kaldığını ve, bu görüşmeleri daha sık gerçekleştireceklerini ve ertesi gün kendisinin tekrar geri gelmesini buyurmuştur. Meşrutiyet ve çeşitli konularda görüşme esnasında melek gibi bulduğu Sultan Hamid'i ikna edebileceğini düşünen Murat Bey, büyük bir ümit ile ayrıldığı saraya ertesi gün geldiğinde, Sultan Hamid'ten bugün yorgunum, yarın görüşürüz cevabını almıştır. Ertesi gün tekrar gittiğinde, her gün gelmesine gerek olmadığını, padişahın kendisini gerektiği zaman huzuruna çağıracağı cevabını alan Murat Bey, günler geçtikçe daha da kötü bir vaziyete düşmüştür. Geçen sürede, Sultan Hamid'in açıkladığı yeni bakanlar kurulunda Murat Bey'in önerdiği kişilerin yer almaması, üstüne hırsız olduğunu belirttiği ve önermediği kişilerin yeni Bakanlar Kurulunda yer alması Murat Bey'in ümitlerini söndürmüş, Sultan Hamid tarafından oyuna getirildiğini anlamasını sağlamıştır. Bu olayların sonucunda Murat Bey, Düyûn-ı Umûmiye'deki ecnebilerin tavsiyeleri ve İttihat ve Terakki içerisindeki unsurların harekete geçeceğini bilmesi sebebi ile, başının daha fazla belaya sokmamak için 1895 yılında Kostantiniye'yi terk etmiştir.

Viyana üzerinden Paris'e giden Murat Bey, buradan padişaha göndermiş olduğu mektupta, padişahın İngiliz başvekiline Ermeni meselesi ile ilgili mektup yazmasını eleştirmiş, genç kesimin kendisine karşı ayaklanmasının kaçınılmaz olduğunu, padişahın koltuğunun ve hatta hayatının tehlikede olduğunu ima etmiştir. Bu satırları okuyan Sultan Hamid, İttihat ve Terakki'ye son vermesi gerektiğine karar vermiştir. Murat Bey'i takiben, birçok cemiyet mensubu da ülkeyi terk etmiş, cemiyet yurt dışından idare edilmiştir. Öte yandan 1896 yılında İstanbul'da Sultan Hamid'i tahtından indirip yerine V. Murad'ı tahta geçirmeye çalışan kesim ise jurnallenerek uzak yerlere sürgün edilmiştir. Yunanistan'a karşı zafer ile sonuçlanan savaşın olduğu 1897 yılında ise, Yıldız Sarayı'na ulaşan yeni bir darbe planı jurnali, çoğu öğrenci olmak üzere 630 kişinin tutuklanmasına,  78'inin ise Şeref Vapuru'na bindirilerek Fizan'a gönderilerek orada hapsedilmelerine sebep olmuştur. II. Abdülhamid döneminin en büyük sürgün olayı olarak bilinen "Şeref Kurbanları" olarak geçen bu hadisenin gerçekleştiği dönemde, Sultan Hamid, cemiyetin yöneticilerini ülkeye dönmeleri ve kendisi aleyhinde bir şey yazmamaları şartı ile bağışlayacağını ve devlette önemli görevler vereceğini başhafiyesi Ahmet Celalettin Paşa aracılığı ile bildirmiş, İshak Sükûti ve Abdullah Cevdet gibi cemiyetin kurucu kadrosundan kişiler ile Murat Bey gibi cemiyet liderliği yapmış olanlar da dahil birçok kişi bu teklifi kabul etmiş, İttihak ve Terakki dağılmıştır. Cemiyetin Paris şubesinde yer alan Ahmet Rıza ve Doktor Nazım Beyler ise Terakki ve İttihat adı altında mücadelelerine devam etmiştir.

Terakki ve İttihat

Ahmet Rıza Bey, cemiyete Doktor Nazım tarafından davet edilmiş olan, dönemin en büyük Jön Türk düşünürlerinden birisidir. Kimi kaynaklara göre Auguste Comte'tan ilham alarak İttihat ve Terakki ismini öne süren kişi olduğu iddia edilen Ahmet Rıza Bey, cemiyetin Paris şubesinin başındaki kişi olmuş, Meşveret gazetesini çıkarmıştır. Murat Bey'in Paris'e gelmesi ile birlikte özellikle  Sultan Hamid'in bir halk isyanı ile devrilmesi konusunda Sultan Hamid'in ikna edilebileceğini iddia eden Murat Bey ile tartışmış olan Ahmet Rıza Bey, Mithat Paşa'nın Kanun-ı Esasi'sinin yürürlülüğe girmesi gerektiğini ifade etmiştir. 

1897 yılında Murat Bey ve diğer birçok cemiyet üyesinin Sultan Hamid'in teklifini kabul etmesine rağmen, Ahmet Rıza Bey ve Doktor Nazım Bey Paris'te kalmayı tercih etmiş, çalışmalarını Terakki ve İttihat adı altında yürütmüşlerdir. 1899 yılında Sultan Hamid'in kız kardeşi Seniha Sultan ile evli olan Mahmut Paşa'nın adı bir suikaste karışmış ve Paris'e kaçmak zorunda kalmıştır. Bu dönemde Mahmut Paşa'nın oğulları Prens Sabahattin ve Prens Lütfullah cemiyet çalışmalarına katılmış, Sultan Hamid hakkında olumsuz birçok yazı yazmışlardır. İlerleyen zamanlarda Ahmet Rıza ile Prens Sabahattin arasında birçok fikir ayrılığı başlamış, 1902 yılında Prens Sabahattin'in I. Jön Türk Kongresi veya bir başka adı ile I. Osmanlı Liberaller Kongresi'nde açık bir şekilde ademi merkeziyetçiliği savunması ve ihtilal için yabancı devletlerden destek alınması gerektiğini öne sürmesi cemiyeti karıştırmış, Prens Sabahattin ve Prens Lütfullah'ın cemiyetten ayrılarak, kimi kaynaklara göre halkın isminden herhangi bir şey anlayamadığı, Teşebbüs-i Şahsi ve Adem-i Merkeziyet Cemiyeti adı altında kendi yollarını izlemelerine sebebiyet vermiştir.

Bu dönemdeki önemli bir diğer gelişme ise Bahattin Şakir'in Paris'e gelmesi olmuştur. 1905 yılında Paris'e kaçan, ilerleyen yıllarda İttihat ve Terakki'nin istihbarat örgütü olan Teşkilat-ı Mahsusa'nın siyasi liderliğini üstlenecek olan, aynı zamanda Ermeni Tehciri'nin planlayıcılarından olduğu iddia edilen Bahattin Şakir, Paris'te Doktor Nazım Bey ile tanışmış, Terakki ve İttihat üyesi olmuştur. İyi bir teşkilatçı olduğu bilinen Bahattin Şakir, bu dönemde Doktor Nazım ile birlikte komita işleri ile ilgilenmiş, organizasyon ve propagandaya önem vermiş, cemiyetin Türkçülük çizgisine doğru yönelmesini sağlamıştır.

Osmanlı Hürriyet Cemiyeti

Avrupa'da, Osmanlı topraklarından uzakta, bir sürü gelişme olsa da 1906 yılına kadar İttihat ve Terakki gibi oluşumlar Osmanlı topraklarında aktif olabilecekleri ortam bulamamıştır. Bu durumun en büyük sebebi 1897 yılında Sultan Hamid'in bu cemiyetlere karşı göstermiş olduğu sert yönetim ve birçok cemiyet mensubunu sürgüne yollamasıdır. 1902 yılında, ileride Paşa ünvanını alacak olan posta memuru Talat Bey'in öncülüğünde, Selanik'ten bir grup Ahmet Rıza Bey ile iletişime geçmiş, Terakki ve İttihat'ın Selanik'teki bir şubesini açmak istemişlerdir, ancak Ahmet Rıza Bey tarafından kendi başlarının çaresine bakmaları gerektiği cevabını almışlardır.

1905 yılında Ermeniler tarafından Sultan Hamid'e karşı düzenlenen başarısız suikast, ülkedeki denetimleri daha da sıkı hale getirse de 1906 yılında Sultan Hamid'in ağır derecede hastalanması, Talat Bey ve arkadaşlarının arasında yeni bir umudun doğmasına sebep olmuştur. Bu sebeple, hemen harekete geçmeye karar veren, Mehmet Tahir Bey, Mehmet Naki Yücekök, Mehmet Talat Bey, Mithat Şükrü Bleda, Rahmi Bey, Kazım Nami Duru, Ömer Naci Bey, Hakkı Baha Pars, İsmail Hakkı Canbulat, ve Edip Servet Tör'den oluşan 10 kişilik grup, 1906 yılında Mithat Şükrü Bleda'nın evinde Osmanlı Hürriyet Cemiyeti'ni kurmuştur. 

Talat Bey

Başlangıçta adına Hilal konulması düşünülen Osmanlı Hürriyet Cemiyeti'nin kendi tüzüğü ve üye olacaklar için belirlediği bazı kurallar olmuştur. Bu kurallardan bazıları, alınacak olan üyelerin İslam dinine bağlı olması gerekliliği, kumar oynamayıp sarhoş olacak kadar içki içmiyor olması, evhamsız ve cesur olmalarıdır. 

En başta genellikle genç subayların arasından belirlenerek teklif götürülen üye adayları, bir gelenek olarak, tahlif edilmeden önce yemin edecekleri yere gözleri bağlı olarak getirilmiş, yemin ederken ellerini silah ve Kur'an-ı Kerim'in üzerine koyarak tahlif yeminlerini tekrarlamışlardır.

Herkesin üye olamadığı bu cemiyet başlangıçta çok hızlı büyümemiştir. Enver Bey'in (Enver Paşa) cemiyete alınması ile birlikte başlayan süreçte, Kazım Bey (Kazım Karabekir) Enver Bey tarafından cemiyete tahlif edilmiş, bu ikili, Manastır'da cemiyetin büyümesini sağlamışlardır. Hatta cemiyet çalışmaları Selanik'te bir dönem baya aksamış, Manastır'da Kazım Bey'in öncülüğünde yapılan çalışmalar, cemiyetin varlığını sürdürebilmesini sağlamıştır. 

Osmanlı Hürriyet Cemiyeti ile ilgili enteresan konulardan birisi tahlif edilen kişilere atanan numalar olmuştur. İlk 10 kurucu üyeden sonra, gelen üyelere cemiyetin büyük olduğu izlenimini vermek için numaralandırmaya 111'den devam edilmiştir. Cemiyete tahlif edilen ünlü kişilerden bazıları 138 numara ile Halil Kut Paşa, 150 numara ile Cemal Paşa, 152 numara ile Enver Paşa, 171 numara ile Emanuel Karasu, 191 numara ile Ali Fuat Cebesoy ve 322 numara ile, cemiyete Fethi Okyar tarafından alınmış olan, Mustafa Kemal Atatürk olmuştur. Ayrıca İsmet İnönü de, cemiyetin Edirne şubesinde önemli görevler üstlenmiştir.

Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti

1907 yılında Doktor Nazım, Rum komitecelerin yardımı ile Selanik'e başında sarığı ve cübbesi ile hoca kılığında gelmiştir. İyi bir teşkilatçı olan Doktor Nazım, Osmanlı Hürriyet Cemiyeti'nin Selanik teşkilatını ve bu teşkilatın diğer şubelerle olan bağlantılarını düzenlemiş ve diğer birçok konuda düzeni sağlamıştır. Doktor Nazım öncülüğünde 27 Eylül 1907 yılında, Terakki ve İttihat ile Osmanlı Hürriyet Cemiyeti birleşmiş ve Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti adını almıştır. Selanik'in cemiyetin yurt içerisindeki ana merkezi, Paris'in ise cemiyetin yurt dışındaki ana merkezi kabul edildiği bu görüşme ile İttihat ve Terakki resmen kurulmuştur.

İttihat ve Terakki'nin nasıl kurulduğu hakkında daha detaylı bilgi edinmek isteyenler, bu yazıyı oluştururken de faydalandığım, Kazım Karabekir'in İttihat ve Terakki kitabını inceleyebilir.